haber34 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
haber34 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Şubat 10, 2011

Bülent Emin Yarar Röportajım


Bazılarımız onu Süper Baba, Arka Sıradakiler ya da Öğretmen Kemal’den,  bir çoğumuz,  Reha Erdem’in güzel filmlerinden (Kaç Para Kaç, Korkuyorum Anne, Beş Vakit...) Zincirbozan’daki Bülent Ecevit rolünden, Onur Ünlü`nün Beş Şehir veya Güneş`in Oğlu`ndan ya da sahnede Mem û Zîn, Rumuz Goncagül ya da Cyrano de Bergerac oyunlarından beri takip ediyor. 
Bülent Emin Yarar müthiş oyunculuğu ile hangi mecrada izlerseniz izleyin insanı büyüleyen aktörlerden. Ben onu en son İstanbul Devlet Tiyatroları oyunu olan Profesyonel’de izledim. Yetinmedim oyunu bir kaç defa daha izledim. 
Benim de yıllardır ilgi ve hayranlıkla takip ettiğim Bülent Emin Yarar bizi kırmadı ve gene Profesyonel`in kulisinde bize röportaj verdi.


Tansel Akdan: Merhaba, bana oyun öncesi kuliste vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.
Bülent Emin Yarar: Ne demek rica ederim.

Tansel Akdan: Sizi sinema cephesinde Reha Erdem filmlerinden tanıyoruz. Hemen hemen hepsinde oynadınız. Reha Erdem’le tanışmanız ve filmlerinde rol alma süreciniz nasıl oldu? Eski bir arkadaşlık mı yoksa tesadüfi bir karşılaşma mı?
Bülent Emin Yarar: Şöyle bir tesadüftü; eşim Bennu Yıldırımlar ile Kaç Para Kaç çekilecekti. Taner Birsel de oynuyordu... Bennu bir gün, bir kaç rol var açıkta dedi. Çok fazla büyük roller değil ama düşünürsen diye söyledi. Ben Reha’nın ilk filmi A Ay’ı izlemiştim. Ben olurum dedim. Onun için bir sakıncası yoksa. Hemen olumlu cevap geldi ve Kaç Para Kaç’taki o küçük rolde, dükkan sahibi rolünde oynadım. İlk tanışmamız öyle oldu.
Arkasından Korkuyorum Anne geldi. Ondan sonra Beş Vakit geldi...Ben Reha’yı çok seviyorum. Öncelikle insan olarak. Zaten yaptığı filmlerde de hep insanı anlatıyor.
 Tansel Akdan: Profesyonel’de çok yoğun çalışıyorsunuz. Çoğu gün hem matine hem suare oynuyorsunuz ve oyundaki performansınız mükemmel olmakla beraber oldukça efor sarf ettiğiniz bir rol. Çok zorlamıyor mu sizi?
Bülent Emin Yarar: Hayır hiç zorlamıyor. Gayet keyifli bir oyun. Bir aktör için aslında şans. Böyle bir yazarla bir aktörün tanışması büyük bir mutluluk her şeyden önce. Ben o mutluluğun sarhoşluğunu yaşamaktayım hala, Yetkin de (Dikinciler) öyle aynı şekilde. Dolayısıyla ağır bir durum yaşansa da sahnede bize hiç öyle gelmiyor.
Tansel Akdan: Oyunun senaryosu ile tanışmanız ve Türk seyircisi ile buluşması süreci nasıl gelişti?
Bülent Emin Yarar: Senaryo ilk elime geldiğinde ki bu biraz da benim çabamla oldu. Oyun daha önce çevrilmiş, yani Türkçesini okudum. Müthiş buldum metni. Tabi okudum, beğendim ama nasıl sahnelenecek onu düşündüm. Işıl Kasapoğlu ile konuştum, kendisi ile daha önce de çalışmışlığımız vardı.Provalar başlamadan anlayamıyorsunuz tabi nasıl olacak!
Bir tek güvendiğimiz şey var ortada. O da, çok güvenilir bir kalemden çıkmış olması. Işıl Kasapoğlu var, çok güvendiğimiz bir yönetmen. Onlara emanet ediyorsunuz kendinizi. Sonra yavaş yavaş çıkıyor oyun bir yerlerden. Çok keyifli bir yolculuktu tabi ki. Prova dönemi bir oyun için çok önemli ve çok keyifli bir dönemdi benim için. Sonra da seyirciyle buluşuyoruz. Prova döneminde sancılar çekiliyor ama onun dışında oyun bizi yormuyor, hiç şikayetimiz olmadı (gülüyor).
Tansel Akdan: Sizi herhangi bir tiyatro projesinde tamamen serbest bıraksak kafanızda yönetmeni, metni ve oyuncuları ile "mükemmel" bir kadro ve proje fikri var mı?
Bülent Emin Yarar: Yok. Açıkçası bunu hiç düşünmedim. Ama tabi kafamda bir çok şey var zaman zaman arkadaşlarımla paylaşıyorum. Bir Shakespeare yapalım çok isterim. Tabi ki iyi bir kadro kurmak isterim ama illa şu arkadaşım olsun dediğim bir şey yok. Ben yaklaşık 10 küsur yıldır gençlerle çok yakın oldum. Okulda ders verdiğim için, Mimar Sinan ve öncesinde Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde, ben orda çok güzel enerjiler görüyorum. O topluluklar içinde. Umarım kısmet olur böyle bir şey gerçekleştiririz.

Tansel Akdan: Dizi konusuna çok girmek istemiyorum ama şu klişe soruyu da sormadan geçemeyeceğim. Zevk alarak mı bulunuyorsunuz dizi işlerinde?
Bülent Emin Yarar: Dizilere baktığımız zaman hepimiz biliyoruz ki bir tüketim aracı. Ama sonuçta, siz büyük bir kitlenin önüne çıkıyorsunuz ekranda. Ben keyifli sahneler yazıldığında çok mutlu ayrılıyorum setten. Tabi her zaman olmuyor bu, yani enerji yüklü sahneler olmuyor her zaman, ama hiç bir zaman bu dizidir diye küçümseyici bir bakışla hiç bir aktörün bakacağını sanmıyorum.
Tansel Akdan: Bunu maddi zorunluluklardan yaptığını söyleyen bir oyuncu grubu da var ama!
Bülent Emin Yarar: Mutlaka maddi kısmı insana bir kapı açıyor. Ama yani içine girdiğiniz zaman, siz ne düşünürseniz düşünün, o kamera karşınıza geldiği zaman, yönetmenle bir şey paylaştığınız zaman, hiç öyle olmuyor. Hiç öyle bakamıyorum yani.
Tansel Akdan: Opera eğitimi aldınız, sonra tiyatroya geçmiştiniz. Operada kalsaydınız nasıl olurdu ya da bir opera yapmayı düşünür müsünüz hala?
Bülent Emin Yarar: Çok uzun zaman önceydi tabi, ama memnunum tiyatroya geçmiş olmaktan. Uzun zamandır da Türkiye’de bir operaya gitmedim ama hala mezzo kanalından ara sıra dinlerim. Çok değerli bir dal tabi. Kafamda bir şey var aslında. Bunu çok dillendirmemeye çalışıyorum ama gene genç kadrolarla bir opera yönetmek gibi bir isteğim var. Müzikal anlamda da Türkiye’de çok güzel işler yapılabileceğine inanıyorum. Biraz da onu kanıtlamak istercesine bir şeyler yapmak istiyorum.
Tansel Akdan: Şu aralar favori bir oyununuz var mı ?
Bülent Emin Yarar: En son Devlet Tiyatrosu dışında Haluk Bilginer’in  müzikaline gittim. Önümüzdeki haftalar varsa programda Macbeth’i izleyeceğim. Çok keyifli idi Haluk Bilginer’in müzikali, çok keyif alarak izledim. Oyun Atölyesi’nde de bir dönem çalışmıştım. 
Tansel Akdan: Bizimle paylaşabileceğiniz yakın zamanda başlayacağınız bir sinema yada başka bir oyun projeniz var mı?
Bülent Emin Yarar: Bir sürü şey oluyor tabi ama şu anda netlik kazanan paylaşabileceğim bir şey yok. Biliyorsunuz, filmciler biraz daha yaz sezonuna sarkıtmaya çalışıyorlar. Ben de yaz sezonunda doğal olarak biraz kendime zaman ayırmayı tercih ediyorum. Eğer böyle makul bir tarih olursa olabilir. 
Tansel Akdan: Genç sinemacılara da sıcak baktığınızı biliyorum. Kapınızı çalsak bir gün senaryomuzu okur musunuz? (gülüyoruz)
Bülent Emin Yarar: Zaten yapıyorum onu. En son bir kısa film yapmıştık. Sonra oldukça çok talep oldu. Sanırım Bülent Bey kısa film yapıyor diye duyulunca... (gülüyoruz)
Tansel Akdan: Başarılı oyunculuğunuzla doğru orantılı mütevazi kişiliğiniz var. Siz de alçakgönüllülüğü sanatın olmazsa olmazlarından mı sayıyorsunuz?
Bülent Emin Yarar: Şöyle ki, mütevazilikten ziyade entelektüelle sıradan insan arasında uçurum yaratıldığını görüyorum ama sanatın böyle bir amacı olmadığını düşünüyorum. Bu uçurumun artık kırılması gerekiyor. Birileri bir şeyi anlıyor, bir de anlamayan bir yığın var gibi bakıldığı zaman,  bence o tatsız oluyor. Ben bütün yaptığım işlerde sokaktan yararlanıyorum. Çevreden yararlanıyorum...
Bugün matinede bir yığın çocuk vardı. Onları da işin içine katarak aldım o enerjiyi. Oyun değişmedi hiç bir şekilde ama seyrettiler.
Tansel Akdan: Zor da bir oyun çocuklar için!
Bülent Emin Yarar: Her şeyiyle anladıklarını sanmıyorum tabi ama ben yıllarca çocuk oyunu yaptım mesela onun çok artıları olduğunu düşünüyorum. Çünkü çocuğu hiç bir zaman kandıramazsın. Kanar gibi yapar ama o size oynar. Siz de aldanırsanız geçmiş olsun. Ne kadar samimi iseniz onu alırlar. Çocuk oyunu, bana bunu öğretti ve ben hala çocuk oyunundan farksız oynamadığımı düşünüyorum. Tabi ki içerik değişiyor. Metin değişiyor ama bir çocuk gibi hissediyorum belki kendimi sahnede.
O yüzden ‘sanat’ diye çok yücelttiğimiz zaman iyice kopuyor herkesten, böyle küçük bir kitle kalıyor. O zaman da olsa da olur olmasa da gibi bir şey çıkıyor insanların gözünde. 
Bu oyun çok iyi bir örnek bence bu anlamda. Yazar zaten öyle iyi bir yazar ki bir aydınla sıradan bir emekli polisi karşı karşıya getirip, evrensel bir meseleyi takır takır çözüyor. Dantel gibi işlemiş.
Bize düşen de onun (yazarın) ruhunu hissetmek ve onu kendi süzgecimizden geçirip başkalarıyla paylaşmak.
Tansel Akdan: Teşekkür ederim
Bülent Emin Yarar: Ben teşekkür ederim.

Perşembe, Temmuz 08, 2010

Cuma, Mart 20, 2009

onlar ki..

Seçimlerden bahsetmeyeceğim tabiî ki. Zira oy verecek insanlar yaşını başını almış insanlar zaten. Bunun için yorum yapmak onlara akıl vermek ya da yönlendirmeye çalışmak beyhude çabalar olsa gerek. 1877 ile 1946 tarihleri arasında yapılan seçimleri birçok kesim sağlıklı saymadığından, (hadi onları gücendirmeyelim) 14 Mayıs 1950`deki yapılan ve Milli Şef İsmet paşamızın Cumhuriyet Halk Partisi’nin iktidarını, Adnan Menderes beyefendinin başında olduğu Demokrat Parti`ye devrenden seçimlerden bugüne birçok seçim gördük. Şimdi yediden yetmişe herkesin nefretini kazanmış 82 anayasası bile yapılan bir referandumla ve halkın %82,7’sinin onayıyla yürürlüğe girmişti.

Sokağa çıkıyorum arkadaşlarımla, tanımadığım insanlarla konuşuyorum. Çoğu mevcut hükümeti eleştiriyor. Hatta Baykal ve Bahçeli’den daha sağlam tezlerle eleştirenler var. Ama biliyorum bunların çoğu 22 Temmuzda eleştirdikleri partiye oy verdiler. O yüzden seçimden ve halkın politik davranışlarından konuşmak gerçekten beyhude, laf u güzaf…

İstanbul’a her hafta mutlaka yağmur yağıyor. Farkında mısınız bu müthiş bir olay. Barajlarımızın doluluk oranları % 80’leri geçti. Küresel ısınmanın etkilerini giderek artırdığı ve artıracağı yıllara girerken belki bu kadar bereketli kışları çok özleyeceğiz. Ama hala evimden her sabah çıktığımda köşedeki otomobil galerilerinin her gün tanesi elli ila yüz elli bin Türk lirası olan araçlarını, yağmur soğuk demeden elemanlarına yıkattığını görüyorum. Geçen sene nereden, hangi ırmaktan su getireceğini şaşırmış ve panik içindeki İstanbul’un insanları bunları yapanlar. Her bir araç için litrelerce temiz içme suyunu harcıyorlar. Her gün ve her gün buna devam ediyorlar. Araçlar kirlenmese bile. Oradan bir seçim arabası bangır bangır geçiyor. İlçe Belediye başkanımız çevreciymiş, halkını düşünürmüş… Şarkılar, yerlere saçılan kuşe kâğıda binlerce propaganda broşürleri. Otobüstün içinden bir başkan adayı ya da ekibinden biri galerinin sahibine ismiyle bağırıyor - Günaydın…..

Biri suyumuzu harcıyor, birisi ağaçlarımızı sırıtan resimlerini basmak için kesiyor. Birbirlerini çok iyi tanıyan bu insanlar. Ben oradan geçen insanlara bakıyorum. Neyi ne kadar fark edebildiklerini çözemeden. Ama seviyorum sevemeden olmaz. Güveniyorum bir yandan.. Onlara.. Onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar Korkak, cesur, cahil, hâkim ve çocukturlar. Ve kahreden, yaratan ki onlardır destanımızda yalnız onların maceraları vardır. Diyen ve halkını memleketini çok seven şaire eyvallah ve köşedeki kedilere her sabah erzak getiren teyzeye günaydın diyip yürüyorum işime doğru.

Cuma, Kasım 28, 2008

AKbank 5. Kısa Fİlm Festivali

Akbank 5. Kısa Fİlm Festivali Programı



Perşembe, Haziran 05, 2008

Beşiktaş'a Ne Oluyor?

Önce 1875`de Sarkis Balyan`ın yaptığı Akaretler Sıra Evlerinin restorasyonu bitti. Şair Nedim Caddesi`nden Beşiktaş sahile inerken ilk tepkimiz, ne kadar güzel olmuş idi. Tertemiz dış cepheli, aslına uygun restore edilmiş ünlü Akaretler`in Sıra Evleri, estetik duruşları ile hoş bir intiba bırakıyordu. Sonra bu evlerin giriş katlarında adını sanını çok kimsenin bilmediği markalar mağazalarını kondurmaya başladılar. Ayıp demeyip sokakta yürüyen insanların konuşmalarına kulak verirseniz: "Burası Nişantaşı’nı geçmiş..." ya da " Ne olmuş bu caddeye böyle? " gibi nidalara tanık olabilirsiniz.

Bu yapıların sizde uyandırdığı bir şeylerde bir terslik var hissiyle Denizcilik Müzesi`ni solda bırakıp sahile doğru yürürken bir anda sarsılıyorsunuz. Yani en azından ben hala sarsılıyorum. Çünkü Dolmabahçe Sarayı`nın karşı komşusu eski tütün deposu orada yok. Yıkılan eski tütün deposunun olmayan kalıntısı tarif edilemez bir boşluk duygusu uyandırıyor insanda. Aylar geçmesine rağmen hala oradaki boşluğu her fark edişimde düşüyorum gibi hissediyorum. Yerine lüks bir otel yapılacağını Haber34`den duyurmuştuk. Denizin hemen dibinde bir lüks otel İskele oradayken nasıl olacak derken, artık İskele de her an kalkabilir diye düşünür oldum.

Bütün bunlardan kurtulup sahilde bir çay içeyim diye iskelenin yanındaki çay bahçesine gidebilirdiniz. Gidebilirdiniz diyorum çünkü bu hafta itibariyle o da yıkıldı. Yıllarca sayısız kez oturduğumuz, bilmem kaç arkadaşımızı beklediğimiz ya da kaç vapuru kaçırıp da yenisi gelinceye kadar çay molası verdiğimiz çay bahçesi artık yok. Beşiktaş`a aşina olmayanların denize en yakın taburelerde oturup vapur dalgasıyla ıslandığı, kimsenin adisyon açmadan sizin söylediğiniz çay, kahve miktarına güvenip hesap aldığı, sabah martı ve serçelerle beraber kahvaltı edilip gazete değiş tokuşlarının yapıldığı bu anı küpü mekan artık yok.

Bu yıkımdan bir kaç gün önce de Alen çıkıp Çarşı Taraftar Grubunu feshettiklerini açıkladı. Bunlarla ne alakası var diyebilirsiniz yalnız ben artık Beşiktaş komplo teorilerini ciddiye alır bir ruh haline geldim. Bütün bunlar benim kafamda birleştiğinde, yazımın başlığı kocaman bir konuşma balonu olup çıkıyor kafamdan...

devamı

Salı, Mart 25, 2008

Çarşamba, Eylül 12, 2007

Eylül...

Gene Eylül, İstanbul gene çok güzel.
Gene Eylül, Türkiye`nin hatıraları hala çok çok kötü...

1981 yılında doğmuş biri olarak 12 Eylül`ün ya da 6-7 eylül olaylarının fiili etkilerini kendi bünyemde doğal olarak hissetmedim. Tabi rahmetli babamın bana süt almak için çıkıp iki gün gözaltında tutulması ve arabasının plakalarının rehin alınması sayılmaz ise.

Ama kendimi bildim bileli 61 Anayasası`nın faaliyette olduğu bir ülkede yaşamak isterim. Rumları Ermenileri kovulmamış, evleri yağmalanmamış bir İstanbul isterim.

71 kişinin işkenceden öldüğü, 388 bin kişiye pasaport verilmediği, 30 bin kişinin sakıncalı ilan edilip işten atıldığı, 23 bin 667 derneğin faaliyetlerinin durdurulduğu, 14 bin kişinin vatandaşlıktan çıkarıldığı, 6 bin 533 kişi hakkında idam talebinde bulunulup, bin 468 kişi ye ölüm cezası verilip, 517 kişini idam cezası onanıp ve 50 kişinin idam edildiği( içlerinden bir tanesi henüz 17 yaşında olan Erdal Eren) bir darbe geçirmemiş bir Türkiye isterdim.

Ben hep böyle isterim, dahi eskiden halkımın çoğunluğuda hep böyle ister zannederdim, geçelim...

Boğazda çınar yaprakları, parçalı bulutların arasından kendisine bir aralık bulan güneş, beyaz vapura çarpar , gümüş renkli denizde bembeyaz vapur...

İşte gerekli olan iyimserlik. İyimserlik zira 10. Uluslararası İstanbul Bienali bize bunu salık veriyor. "İmkânsız Değil, Üstelik Gerekli Küresel Savaş Çağında İyimserlik "

Yakın tarihe olabildiğince uzak ve ilgisiz neslimiz ve faiz oranları artmasında ne olursa olsun diyen üst neslimiz dışında iyimser olmamak için bir sebeb yok. Onlarla yaşamayı da bir sanat haline getirdik zaten. İnsanlığa karşı yapılmış her hakareti savunmada (hiç olmazsa yasını tutmakta) yalnız kalmış herkes gibi alıştık...

Eylülün canlı cansız, iyi kötü tüm hatıralarına rağmen yarısı yeşil kalmış denizdeki çınar yapraklarına bakıp iyimser tohumlar ekiyoruz. Küresel ısınmada sorun çıkarmaz ve bereketli bir kış geçirirsek baharda tomurcuklarımızı sayacağız.

Eylülümüzün kazasız belasız geçmesini temenni ederim.. gene de dikkat edin

Çarşamba, Eylül 05, 2007

İstanbul Secret's


Albümü dinledim ve dedimki ... Etnik ve elektronik tınıların klasik bir karışımı yok İstanbul Secret`s da. Deneysel denebilecek müzik geçişleri ve harmanları 21. yüz yıl İstanbul`unun melodisini hissetmek isteyenlerin mutlaka dinlemesi gereken bir çalışma. "İstanbul Secret`s" `ın sözleri ritimleri ve enstruman icraları dikkate alındığında , elektronik müziği dışlayan dinleyicinin de göz ardı etmemesi gereken bir albüm olduğu ortaya çıkıyor